Kaçın! Tavşan Delirdi!

Pasifik güzel ama Atlantik'in kafası iyi...

Pasifik güzel ama Atlantik'in kafası iyi...

Şu aralar bir devlet projesi için çalışıyorum. Tahmin ettiğiniz üzere çok gizli ve tehlikeli bir görev. İşin içinde Amerikan başkanı dahil herkes var. Siz bilmiyorsunuz ama tüm üst düzey ülke görevlileri, bıyıkları az ya da çok olsun, bu görevde umutlarını bana bağlamış durumda. Böyle olunca da blogdur filan çok zamanım olmadı. Yalnız bu blog da öyle bir illet ki, kendi kendine iş bağlıyor insan. Yazmadıkça kendini suçluyorsun, ama yazmadıkça yazasın da kaçıyor. Bir derde düştüm sen kurtar Rabbim (Farkettiğiniz üzere bu son cümleyi üstünüze alınmıyorsunuz).

Lafı uzatmadan, dediğim gibi bir devlet projesi var ve bu projenin pilot bölgesi de Erzincan. Erzincan’ın pilot bölge olarak seçilmesinin elbet bir sebebi var; açıklamak gereksiz ama komik bir nedeni olduğunu bilin yeter. Sonuç itibarıyla kısa süreliğine de olsa Erzincan’a gitmiş oldum bu proje sayesinde. Erzincan’la ilgili ilk dikkati çeken şey tüm binaların az katlı olması. Bir de şehrin aşırı düzlüğü. 10 derecelik tatlı, hafif bir yokuş bile yok. Tam bisikletlik. Tüm caddeler birbirini dikey kesiyor, neredeyse hepsi tam 90 derece… Evet blog geometri dersine dönmeye başladı, farkındayım… Neyse, kent depremlerden müzdarip olunca sürekli yeniden ve daha düzgün yapmak durumunda kalmışlar… Erzincan’ın kendine has jargonu da enteresan. Neşeli tirit, hoşgeldin kebabı, cimin üzümü filan…

Projenin büyük kısmını evde tamamlıyorum. Geçen zaman içinde masamı daha da büyüttük ve ikinci, büyük bir ekran daha aldık. İlk başta çekici gelen home office fikri aslında sanıldığı kadar güzel değil. En büyük problem çalışma saatinin olmaması. Gündüzleri minibüs şöförü gibi geceleri de vampir gibi sürekli çalışıyorum. Benim lanetim “mükemmelci” olmak. “Yaptım oldu anasını satayım” diyerek geçemiyorum hiçbirşeyi. Sonuçta genelde insanların dibini düşüren işler çıkıyor ama genleri bozulmuş böyle bir ülkede düşen dipleri toplama işi bile bana kalıyor. İtiraf etmek gerekirse altı boş şeylerin üstünde günlerini dünyayı kurtarmış gibi geçirebilenleri kıskanıyorum… Onlara imreniyorum ve hasetler içinde ortamdan çatlıyorum… Keşke diyorum onların bir klubü olsa ve ben de 10 bin dolar verip o klübe girebilsem… Ben salağım, o yüzden uğraşıyorum, o yüzden her kelimeye, her çizgiye, her eksikliğe, her probleme takılıyorum… Tüm potansiyel başarısızlıkları önceden sezebiliyorum ama onları pofuduk pofuduk kabartıp üstüne oturup, “Hay Allah” diyemiyorum…

Niye yiyosunuz lan beni?

Niye yiyosunuz lan beni?

İşte böyle; 35′ime çok az kaldı. Yaşlılık vıdı vıdı konuşmadan olmaz, bir yerde benim de hakkım böyle şikayetçi konuşmak. Yoksa ben de farkındayım, can çıkar huy çıkmaz. Herkesin kendi olduğu bir yol var, başka yoldan gitmeyi de beceremeyiz…

Öyle ya da böyle, bir blog daha devirdim ya, ona bak sen :D

Bu önemli bilgiyi kendime saklayamam!:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • FriendFeed
  • Live
  • MSN Reporter
  • MySpace
  • PDF
  • Tumblr
  • Twitthis

Category: Falan Filan | Tags: , , , , , , , , Comment »


Leave a Reply



Back to top